A Travellerspoint blog

Malezya 3 - Thaipusam Festivali / Batu Caves

Piercinginizi portakallı mı limonlu mu alırdınız?

sunny 35 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Thaipusam, tamil takviminin thai ayının dolunayında kutlanan Murugan’a adanmış bir hint festivali. Bizim takvimde ocak-şubat arasında biryere denk geliyor. Biz ona Kuala Lumpur’da denk geldik. Bu sayede buranın ünlü Batu Mağaraları alanını ve 42,7 mt.lik dünyanın en yüksek Murugan heykeli’ni de görmüş olduk. Boyumuz bir karış daha uzadı.

Murugan (ya da Kartikeya); kimi inanışlara göre kötülükleri yokeden ve beş büyük tanrıdan biri olan Shiva’nın büyük oğlu, kiminde de onun ruhani tarafı olarak anlatılıyor. Çizimleri hep çocuk formunda, görüntüsü bebek İsa heykellerini andırıyor.
Her kimse toprağı bol, festivali daim olsun.

Festival alayı sabah saatlerinde Kuala Lumpur merkezdeki bir tapınaktan başlayan 15 km.lik bir yürüyüşün ardından Batu mağaralarındaki tapınağa varıyor. Tapınağın girişinden yukarı kadar da 272 basamak var. Bu merdivenlerden sonra da mağaranın içine, yani dua edilen alana varılıyor. Mağara diyorum ama sonunda gökyüzüne açılan koca bir deliği olduğundan, aydınlık bir alan.

Festivalin her sene bir milyondan fazla ziyaretçisi var. Sokaklar şenlik alanı; müzikler, tütsüler, çiçek ve tavuskuşu satıcıları, yemek büfeleri, çoluk çocuk bağırışmaları derken devasa heykelin yanındaki merdivenlere zar zor varıyoruz. Basamaklarda en sol fanatiklere, orta çıkış tüm ziyaretçilere, en sağ da inenlere ayrılmış. Hem kalabalık, hem de kafamıza çoktan geçmiş 35 derece üzerindeki sıcaklık yüzünden herkez kan ter içinde. Bu sırada yanımdan çıkan genç kadın geçtiğimiz sene doğmuş bebeğini kapmış gelmiş, soldan çıkan ortayaşlı teyzeler kafalarında içleri süt dolu gümüş kaplar taşıyor azimle. Çoğu sarı ya da turuncu giyinmişler, ki bu iki renk de Murugan’nın favorisi. Kimisi de kancalarla vücuduna bağlı meyveleri taşıyor, onlar da turuncu olursa daha makbul.

IMG_2755.jpg
Daha cesur ya da fanatik dindarlar diyelim - daha fazla çile çekmek adına - dillerine, yüzlerine küçük şişler ve mızraklar saplayıp,
sırtlarına ve göğüslerine kancalarla lime limonlarını ve küçük süt kaplarını vücutlarına asmışlar. Bu kadarla da kalmıyor, vücutlarına yine kancalarla bağlanmış zincirlerle, tavuskuşu tüyleriyle süslenmiş tahta bir arabayı da sırtlarında bu merdivenlerden yukarı çıkartıyor. Dile saplanan küçük mızraklar acıyı arttırıp, dayanıklılığı ve konsantrasyonu yükseltiyor. Bu sayede Efendi Murugan’a bağlılık daha da çok gösteriliyor, gönlü alınıyor.
IMG_2716.jpg

Tüm bu çaba ve çekilen acilar boşa değil elbet. Festival iyinin kötüye karşı zaferini temsil ediyor. Tanrıça Parvati vaktiyle savaşçı tanrı Murugan’a bir mızrak vermiş ve onun sayesinde şeytani Tarakasura ve ordusuna karşı zafer kazanılmış. Betimlenirken elinde görünen mızrak bu efsaneyi, yanında görülen tavuskuşu figürü de onun egolarını yokettiğini sembolize ediyor.

Hint tanrılarına girmeyeyim diyordum, tutamadım kendimi yine.
Her inanışın aşırılığında akla uymayan bir tuhaflık var diyerek, Malezya’dan hepinize selam ederim.

Posted by arakhne 02:17 Archived in Malaysia Comments (0)

Malezya 2 - Kuala Lumpur’un çokrenkliliği

sunny 35 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Kuala Lumpur Petronas Kuleleri ile ünlüdür ya, biz gitmedik. Onun yerine günlerce sokaklarda, yerel pazarlarda dolaştık, çokça izledik, bolca yedik içtik, bizi çevreleyen bu kültür zenginliğinin tadını sonuna kadar çıkarttık. E bunlar için de tabana kuvvet her yere yürüdük :)

Tayland ve Singapure’un olduğu gibi buranın da bir ChinaTown’u var. Çinlilerin yeni yıl zamanı yaklaşıyor (10 Şubat), bu yüzden sokaklar ve dükkanlar kırmızı balon lambalar, sarı kırmızı ejderhalarla süslü. Biz de şehir turuna oradan başladık. Alışveriş çılgınlığı hristiyan yeni yılından beri devam ediyor olsa gerek; indirimler, küçük gösteriler, yarışmalar, sokak marketleri derken, elimiz boş dönmek olmaz dedik. Sadece Çinlilerin yeniyılı arifesinde satıldığı söylenen kurabiyelerinden aldık, iki de chopstick seçtik, yürümeye devam ettik.

Ben elimdeki tanımlanamayan kırmızı tüylü meyveyi açmaya çalışırken, gözüm de hala tezgahlarda. Henüz tatmadığım bir tropik meyve kaldı mı acaba? Ben gördüğüm her değişik şeye durakladıkça, baktım bizimki sıkılmaya başladı, hemen köşedeki Egypt Cafe’ye oturduk. Mısır kahvelerimizi içip, yanımızdaki devasa alışveriş merkezinin Zara tarafındaki vitrinini solumuza alıp yürümeye devam ettik. Müslüman mahallesine varınca ben salyangoz satan başı bağlı teyzeye sordum, nasıl oluyor bu işler? Andrew çoktan kendini bir Pakistan restaurantının bol curry’li açık büfesi büyüsüne kaptırmıştı bile. Ona eşlik edeyim diye tuzlu bir lassi de ben içtim. Lassi, Hindistan-Pakistan mutfağının milli içeceği. Tadı bizim ayranla neredeyse aynı. Hem tuzlu hem de tatlı olanı yapıyorlar, tatlı derken meyveli; mangolu yada ananaslı. Meyveli yoğurttan yapılan ayran desem yanlış olmaz herhalde.

Günün son durağı ‘Little India’ya varınca önce kumaş dükkanlarında sarilere baktık, renkler desenler muhteşem, ama alamadık. Ah çantada acık daha yerim olacaktı, neler almazdım :) Sokak satıcılarının bol baharatlı yemek kokularını içimize çekerek hava kararırken otelimiz civarına döndük.

Akşam yemeğinde Guinness bira bulmanın keyfiyle günün son fotoğrafını çektim: Tayland restaurantı yanındaki bir sokak tezgahı. Geleneksel kırmızı yeleği içinde gülümseyen pembe yanaklı tombik bir dondurmacı, tezgaha asılı inek çanlarına vurup bağırıyor; ‘turkish ice-cream!’ :)

Posted by arakhne 23:25 Archived in Malaysia Comments (0)

Malezya 1 - gördüklerim ve hayal ettiklerim

sunny 35 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Lüx ve şaşa içinde geçen Singapur maceramızdan sonra, bindiğimiz pek konforlu, koltukları neredeyse yatağa dönüşen bir otobüs bizi 45 dk. içinde Malezya sınırına, oradan da 5 saat içinde başkent Kuala Lumpur’a getirdi. Malezya’da pek kuru sezon yok, tüm yıl o ya da bu şekilde hep yağışlı. Kuala Lumpur da bizi şaşırtmadı, gökgürültülerine karışmış 25 derecelik bir sağanakla karşıladı bizi. Boşa değil tüm yol kenarları yemyeşil, ağaçlar devasa, palmiyeler göğe değmeye çalışırcasına uzamışlar.

Malezya doğu ve batı olarak ikiye ayrılıyor. Bu iki kara parçasını birbirinden Güney Çin Denizi ayrılıyor.Biz vaktimiz az diye ülkenin nüfusun ¾’ünün yaşadığı batı kısmına geldik. Gelir gelmez de yazmaya başladım, çünkü burası hiç tahmin ettiğim gibi değil. Ben ülkeyi müslüman bir ülke diye bilirdim ama rakamlar şöyle; halkın %50’si Malay/Malayalı (hepsi müslüman),% 24’ü Çinli (çoğu budist), %11’i yerliler (dinleri karışık, buna ayrıca geleceğim), % 7’si Hintli (onlar da Hindu), kalanı da Hristiyan, Konfüçyüsçü, Taoist ve Şaman. Bunlar dışında müslüman hintlilerle, hristiyan çinliler de var. Resmi dilleri Malayca ve İngilizce, ama ülkede konuşulan dil sayısı 140’a yakın. Sanki bir kutuya halkları, dinleri, dilleri koyup, iyice karıştırdıktan sonra buraya dağıtmışlar gibi.

Günlük hayat da, yüzdelerdeki renkliliğin yansıması. Kiliseler, camiler ve tapınaklar yanyana, metrodaki mini şortlu Çinli genç, sarilerine bürünmüş alnı kırmızı damgalı hintli abla ile beraber oturuyor, yanlarına saçları punk stili kesilmiş, dövmeli vücudunu gururla sergileyen batılı bir genç sıkışıveriyor. Pakistan restaurantının yanında ‘masaj’ satan, kırmızı seksi elbiseli Malezyalı kızların ortasından, kara çarşaflı bir grup teyze geçip gidiyor. Kimse bir diğeriyle ilgilenmiyor ama ben hepsini merakla izliyor, gezmenin benim için en eğlenceli kısmı olan şaşırmalarıma devam ediyorum.

Şehirde gözlem yapmak kolay tabii, bir de görmenin zor olduğu kimi Orang Asli kabileleri var (Orang Asal olarak da geçiyor) İsimlerinin anlamı ‘gerçek halk’. Malezya’nın yerlileri diye bahsedilen bu kabileler Doğu Malezya’da yaşıyor. Günümüzde 150.000 kişi oldukları sanılıyor, çoğu pirinç ekimi yapan ve avlanan yerleşiklerle, halen yarı göçebe yaşayan gruplardan oluşuyor. Kabileler, bir süre Malaylarca köle olarak kullanılmışlar, bu aşamada yerleşik düzene geçenler var. Misyonerlerin etkisiyle din değiştirerek, müslüman ya da hristiyan olanların çoğu da bu yerleşik gruptan. Onlar dışındaki kabileler, içlerine zor girilen yağmur ormanlarının derinliklerine kaçmış.
Bölgenin fiziki zorlukları ve ülkenin savaşlara girip çıkmasıyla bu iç bölgedeki kabileler, modern dünyaya uzak yaşamaya devam etmiş. Yani halen aralarında din değiştirmemiş olanlar var. Onların dini de; herşeyin bir ruhu olduğuna inanılan, bedene ve ruha ait her parçanın, hatta ayak izinin bile başkaları tarafından ele geçirilebileceğine inanılan bir tür yerel animizm. Günümüzdeki dinlerin temelindeki çoktanrılılık bile animizden sonra geldiğine göre, onlar binlerce yıl önceki ‘biz’in günümüzde yaşayan örnekleri gibi olmalılar.

Afrika’da gezerken de birçok yerli kabile gördüm. Ama bir gezginin değebileceği, gözlemleyebileceği uzaklıkta olan her kabile, modern dünyaya bir ucundan ayak uydurmuş olanlar. Dış dünyayla olan iletişimlerinin hızıyla, gündelik hayatlarının ve geleneklerinin değişim hızı paralel gidiyor. Bu sebeple, görüp görebileceğimiz yegane ‘ilkel’ kabileler de, süslü kıyafetler içinde çıplak ayak danseden ‘yapay yerli’ler oluyor.
İşin bu tarafından bakınca; boynuna halkalar takarak uzatan Taylandlı Karen-Padung kadınının, Filipinler’in kuzeyinde kocaman tüylü şapkasıyla poz veren yaşlı Ifugao kadınından, onun da - paketinden yeni çıktığı kat izlerinden belli olan - kırmızı battaniyeli Kenyalı Masai gencinden bir farkı yok. Doğada güçlünün ayakta kalması gibi, kabile geleneklerinde de turistik olan ve para getiren ayakta kalıyor.

Bu yüzden isabet oldu yağmur ormanlarının derinliklerinde yaşayan Orang Asli kabilelerini kendi gözümle göremediğim. Ben onları zihnimde bir başka canlandırdım, size de bu hayalimi yazdım diyelim.

Posted by arakhne 22:11 Archived in Malaysia Comments (0)

Cilalı taş devrinden uzay çağına yolculuk: 4 günlük Singapur

sunny 32 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Şimdiye kadar gördüğünüz, Avrupa dahil , tüm şehirleri unutun. Burası Singapur; ultra temiz, trafik sorunu ve gürültü olmayan, binaları dışında kalan her boşluğu yemyeşil olan, seviyeli ve modern giyimli insanların plazalar arasında yaşadığı, bu civarlarda gördüğümüz en pahalı memleket. Ülkenin birey bazında satın alma gücünün en üst seviyede olduğu 3. ülke olduğuna şaşmamalı.

5 milyon insanın bir arada nasıl böyle pırıl pırıl yaşadığının cevabı sokak tabelalarından geliyor; sigara içmek yasak, sakız çiğnemek yasak, yere çöp atmak, hayvanları yandan yandan beslemek, tükürmek, kırmızıda geçmek, hepsi yasak. Neyse ki daha hapşurmak, hıçkırmak gibi doğal tepkilere yasak koymamışlar. Yoksa ülkeye sakız ve sigara sokmak bile yasak.

Bu şehir devletinin kurucusu, esasen Çinli olan Kuan Yew LEE İngiltere'de doğmuş. 2.Dünya savaşından sonra Malezya ile beraber İngiliz kolonisi olan şehri, 1965'de ülkeyi bağımsızlığına kavuşturup, bölgeyi 'zehirli bir din' olarak bahsettiği müslüman Malezya'dan ayırmış. Şu an Singapur'da ezan radyo kanalından okunuyor, apartmanlarda ev tutmadan önce yaşayanların etnik kökenlerine bakılıyor ve her bina sakini bu %lere uyarak ev kiralayabiliyor. Böylece bir bina tamamen Çinlilerden ya da müslümanlardan oluşamıyor.

Burada hayat 30 ve üzeri katlı görünen plazalar ve turistik lüks oteller arasında sürüyor. Biz de geride kalmadık, Andrew’un bir arkadaşının iş sebebiyle kaldığı Inter Continental’da, onun misafirleri olarak dört gün kaldık. Bizim sokak yemeklerine alışkın midemizin, sabah kahvaltısında somon fümeye ve blue cheese’e alışması da iki gün aldı :) Ondan sonra gelsin curry soslu yengeçler ve her tür yiyeceğin bulunduğu ‘hawker center’lar.

Hawker aslında sokak satıcısı demek. 1870’lerde, bu topraklar sadece ticaret merkezi ve liman şehri olarak kullanılırken, bu sebeple on erkeğe bir kadın düşerken ve erkekler yemek yapmazken, bu yemek mekanları akşam saatlerinde dolar taşarmış. Bu durum 1940’larda evlenme oranları artıp şehirde yaşam değişinceye kadar devam etmiş.

Derli toplu ülke kurucusu, bu sokaklara dağılmış yemek satıcılarını da toparlayıvermiş. Onları büyük çatılar altında toplayarak, restaurantcıklardan oluşan büyük yemek alanlarına yerleştirmiş. Yemek cenneti hawker’larda neredeyse her ülkenin / kültürün mutfağını bulmak mümkün; arap, hint, çin, tayland, malezya, batı tarzı yiyecekler ve hatta türk yemekleri. Singapur’un yemek konusundaki ünü de buradan geliyor zaten. Yoksa sadece onlara özgü, öyle geniş bir mutfakları yok. Şimdilerde kültürlerinin bir parçası olarak şehrin içindeki yer alan hawker center'lar halen – elbette ki düzenli ve tertemiz şekilde – hizmet veriyorlar ve halen çok popülerler.

Ülkeden ayrılmadan görev bilinciyle birkaç müzeye girdik çıktık, son teknoloji ürünlerin olduğu IT shopping mall'larını gezdik. Ben pintiliğimden birşey almadım ama buraya gelen ürünler, büyük markaların piyasaya sürdüğü son modeller.

Neyse ki ülke ziyaretini tamamladığımıza ikna olduk ve lüks içinde geçen günlerimizi son erdirip Malezya'ya doğru yol aldık, yoksa kalan yola para kalmayacaktı :)

Posted by arakhne 04:46 Archived in Singapore Comments (0)

Kalibo – Ati Atihan Festivali, Filipinler'e renkli veda

sunny 33 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Bu festivale gelişi organize etmeden önce, beni cezbeden tek bir cümleydi; ‘Rio Festivali’nden sonra en renkli festival’dir. İnsanın başına ne geliyorsa – iyisi kötüsü – hepsi meraktan lafının yaşayan örneğiyim ben de tabii, hemen atladım ‘gidelim’ diye.
Festival aslında bir hafta boyunca sürüyor ama her ocağın üçüncü pazarına denk gelen gün, müziğin ve dansın doruklara ulaştığı gün. Biz de Filipinler’deki son günümüzü bu festivale ayırdık.

Her ne kadar festival Santo Niño(bebek İsa) onuruna yapılıyor ve katedral çevresindeki caddelerde odaklanıyor gibi görünse de, asıl hikaye onların hristiyanlıktan önceki dönemlere dayanıyor. Bir zamanlar dağlık bölgede yaşayan siyah tenli Atis kabilesi, yağmurun çoğaldığı zamanlarda tarlalarını sel basınca ürün alamaz olur ve yiyecek almak için düzlükteki köylere inerlermiş. Kendilerine verilen yiyeceklere teşekkür için de şarkı söyleyip dansederlermiş. Günümüzde yapılan dans da onların pagan dansını temsil ediyor. Festivale bu derece alkolün karışması, İsa’nın işe dahil edilip ve günün bir ‘fiesta’ya dönüşmesi de İspanyol sömürü zamanında olmuş.

Biz festival alanına iner inmez, bizi getiren soförün akrabalarınca bir evin içine apar topar sokulduk. Meğer festival süresince ailenin bir üyesi, kendi evinde açık büfe yemek ve kutlama organizasyonu yaparmış, bizi de ondan içeri çekiştirmişler. Anladığım kadarıyla herkes sofraya evinden birşeyler getiriyor, evin ortasına kurulmuş masa en az 30 çeşit ve hepsi ayrı leziz yiyecekle doluydu. Biz eve elimiz boş girdik, karnımız epey tok çıktık. Ben aman ayıp olmasın diye azar azar aldıkça, ev sahibi tabağa birşeyler ekledi. Hepimizin sonu, bizim bayram sofralarından çatlayarak kalktığımız gibi oldu.

Yemeğin ardından festival alanına geçtik, tüm sokaklar dolu, rengarenk ve çok eğlenceli. Siyaha boyanmış bedenlerini süsledikleri rengarenk kostümleri ile çoluklu çocuklu Kalibo halkı sokaklarda dansedip turlarken, onlara eşlik etmemek imkansız.
Kostümleri enterasan kılan sadece renkleri ve dizaynları yanında, nelerden yapıldıkları. Aylarca uğraşılarak yapılan bu renkli cümbüşe yakından bakınca, aslında sadece boyanmış bambu, palmiye yaprakları, bir takım borular ve deniz kabuklarından oluştuğu görülüyor.

Kendimizi kaptırdığımız davulların ritmi ve kalabalığın dans enerjisi, gece yarısına ve bizim ayaklarımızda derman kalmayana dek devam etti.
Bizim için Filipinler’e veda günümüz olan bu festival gününün ertesinde, tüylü kabile şapkalarımızı ve festival t-shirtlerimizi çantamıza koyduk, Singapur’a giden bir uçağa binip, gözümüz arkada Filipinler’den ayrıldık.

Küçük küçük ülke notları;
- Havaalanlarında alınan 40 peso-550 peso arasında değişen ‘alan vergisi’ sistemine sinir oldum. Sürekli bir tahsilat hali var ama hizmet yok. Normal halk tuvaletlerini anlarım da, havaalanı tuvaletlerinde bile tuvalet kağıdı olmaz mı yaw! Ceplerim kağıt peçete ve ıslak mendil dolu gezdim tüm ülkede.
- Peşinde koşmadım ama denk geldi, köpek eti yedim. Bazı kabileler yermiş, çoğu yemezmiş. Ne olduğunu bilmesem kuzu eti derdim, hem görüntüsü hem tadı çok benziyor. Bir daha yermiyim, sanırım hayır. Fikren köpek eti yemek pek bir tuhaf geldi.
- Muz, ananas ve fıstığa doydum  Bildiğimiz tadlardan haşlanmış ve patlamış mısırlar da aynı bizdeki gibi sokaklarda, küçük arabaların içinde satılıyor. Onları da es geçmedim 
- Yemeğin yanına bıçak veren müessese yok denecek kadar az. Çatalı bıçak gibi kullanıp yiyecekleri kesmeye çalıştık ama nafile, bir yerden sonra insan pes edip eliyle girişiyor. Bu arada çatal veriyorlar ama kimse çatalı da ağzına sokmuyor. Sanırım çatal da ayıp bişey, varsa yoksa kaşık.
- Ülke ‘3’ü bir arada kahve’ cenneti, marketlerde karışımı hazır bardaklar satılıyor, alıp içine marketteki kaynar su kazanından su ekleyip içiyorsun. Orta halli restaurantlarda bile sade nescafe bulunmuyor. Bir tek turistik yerlerde ‘brewed (filtre) coffee’ bulmak kolay oldu.
- Yeme içme ve alışveriş anlamında ülkenin kuzeyi güneye göre daha ucuz. Örnek; filtre kahve fiyatı güneye doğru indikçe 20 peso’dan 80 peso’ya kadar yükseldi. Ne ka turistik o ka paha!

Posted by arakhne 04:41 Archived in Philippines Comments (0)

Boracay gerçekten cennet mi?

sunny 29 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Bu sorunun cevabını bulmak için üşenmedik, Coron’dan eziyetli bir aktarmayla Manila üzerinden Boracay’a vardık. Ve evet, Boracay adası, tüm Filipinler’de reklamları yapıldığı gibi bir cennetmiş. Fakat beyaz kumsalları, süslü turistleri ve şık otel ve restaurantlarıyla, vardığımız yerin hala Filipinler’e ait olup olmadığını sorgulamadan geçmedik tabii. Tanzanya’daki yoksunluk üzerine Zanzibar’da gördüğümüz turistik şaşaya benzer bir durum var burada da.

Boracay’a gelir gelmez, burada birkaç ay kalmaya gelmiş Kaş komşularımız Duygu ve Levent’le buluştuk. Levent burada kite surfing yapıyor. Uçurtma sörfü desem tuhaf bir çeviri olacak ama elimden bu kadarı geldi :) Adanın bir tarafı denize girilecek beyaz kumsallar ve hindistan cevizi ağaçlarıyla doluyken, diğer tarafı da, ayakta durmayı bile zorlaştıran rüzgara teslim. Bu rüzgar da, kite surfçüler için burayı cennet kılan unsur. Bu spor, kayak bordlarına benzer bir bord üzerinde ve rüzgarı yakalamak için kullanılan koca bir uçurtmayla yapılıyor. Hakimiyet ve kesinlikle tecrübeye bağlı kayış-uçuş-konuş’lar ise, benim gibiler için bu sporun izlenesi kısmı.

Burada diğer yerlerde görmediğimiz bir diğer aktivite de ‘sınırsız yemek büfeleri’. Verdiğiniz fiyata göre değişen içeriklerde olan ‘yiyebildiğince ye’ mekanları, tüm kumsal boyunca sıralanmışlar. Her tür leziz et ve deniz ürünü, tatlısı, meyvesi dahil bu menülerin fiyatları da 300-550 peso (13-25 TL) arası değişiyor. (pazarlamacılık ruhumda mı var ne? :)

Komşular burada uzun zaman geçirdiklerinden, yemek yenilecek, denize girilecek, gün batımı izlenecek, akşam oturulacak tüm güzel yerleri bulmuşlar. Biz de sayelerinde hazıra konduk :) yedik içtik.
Pek güzel, stressiz, insanın üzerine üzerine gelmeyen bir tatil mekanıymış burası, darısı başınıza.

Posted by arakhne 04:35 Archived in Philippines Comments (0)

ey insanoğlu, kendi soyu dahil herşeyi tüketesi olan canlı


View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

‘çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı’ sorusuna bir ekleme yapmak isterim; ‘gezen gezerken araştırmazsa pek de birşey bilemez.’
Bu çıkarıma Filipinler-Coron Adası’nın çevresindeki ‘dugong’lar yüzünden geldim. Fotoğraflarından pek bir devasa görünen bu deniz canlısı ne ola ki deyip biraz kurcalayınca bunları buldum: Dugonggiller familyasından kalan tek tür ve kendisi memeli bir deniz ineği. Ağırlıkları 250 kg-400 kg arasında değişmekle beraber yaklaşık 3 mt. boyunda oluyorlar. 20 milyondan az nüfusları kalmış, neredeyse yarısı Avustralya’nın kuzeyinde yaşıyor. Ekvator civarındaki sularda yaşadıklarından, kalan nüfusun bir kısmı da buralarda.

Nüfuslarının az kalmamasına şaşmamalı, familyanın kalanı türleri ‘insan’ denen diğer canlı tarafından afiyetle yenmiş. Bu koca hayvancağızlar hem zararsız hem de pek meraklı. Dugonggilleri öldüren de bu merakları olmuş, insanlar bu saf hayvancıkların etini inek etine benzer bulup avlayıvermişler.

Bu hikaye bana ‘dodo’larınkini anımsattı. Onlar da Madagaskar’da yaşayan devekuşu kıvamında bir kuş türüymüş 1600’lerde Hollandalı denizcilerle bulunmalarıyla, 65 yıl içinde türlerinin yok olmaları bir olmuş. Kafalarına bir kütükle vurmak bile öldürmeye yetince, bu saf sakin tür de yenilip gidivermiş. Kendi içinde bile kandırmaya, kullanmaya, aşağılamaya oldu olası meyilli bir türün üyesi olunca, hayvanların başına gelenlere şaşıramıyor bile insan.

Bugün hayvanlara takılmamın asıl sebebi, Filipinler’de pek popüler olan horoz dövüşüne gittiğimizden. Gitmeden önce epey bir düşündüm, ikilemim ‘bir vahşeti izlemek mi, kültürel bir etkinliğe şahitlik etmek mi’ arasındaydı. Sonunda ben de dugong’lar gibi merakıma yenik düştüm, gitmeye karar verdim. Yerlilerce avlanmadan dönmeyi umuyorum.

Horoz dövüşü –yasak olmasına karşın - Anadolu’dan da duymaya alışkın olduğumuz bir ‘sosyal kaynaşma ve eğlenme!’ hali. Olup bitenler her ne kadar ‘hayvanlara kötü muamele ve eziyet’ kapsamında olsa da, dövüştürenlere göre elbette durum öyle değil. Geçtiğimiz sene Türkiye’de bir grup horoz dövüştürücüsü yakalandığında ‘biz horozlararası güzellik yarışması yapıyorduk’ deyip, ufak cezalarla yırtmışlardı diye hatırlıyorum. Bu bir gelenek, sahip çıkılması gereken bir kültür öğesi ya!. Kültürün hangi öğelerine sahip çıkılacağını da insanların en ‘vahşi, acımasız ve yarım akıllı’ kısmı belirliyor elbette. (sinirli miyim neyim bugün)

Neyse konuya dönüp, işin şahitlik kısmından devam edeyim. Yerel horoz dövüşçülerinden biri hayvanların geldiği soy ve eğitimlerinin ne kadar önemli olduğundan bahsederken ‘Her sabah kalktığımda karımdan önce horozlarıma bakıyorum, iyiler mi diye’ diyor, sonra da gülüp ekliyor ‘karım kıskanıyor biraz tabii ama bizim hayatımız da böyle’

Horozların yavruyken fiyatları 500 Euro’dan başlıyormuş, özel yiyecekler ve vitaminlerle beslenen hayvanları daha saldırgan olmaları için yanyana kafeslere koyup kızdırıyorlarmış. Horoz ne kadar agresif olursa, dövüşte de o kadar iyi sonuç alıyorlar tabii ki. Bu konuşmada bana en ilginç gelen kısım horozların eğitilebilir olmaları oldu. Altı ayı geçtiğinde eğitimleri başlıyormuş, tahtaların üzerinde koşup, farklı yöntemlerle daha agresif hale getirip, sahibinin komutlarını anlar oluyorlarmış. Bu çaba boşa değil tabii, ‘kimi büyük karşılaşmalarda, özellikle de başkent Manila’da, dakikalar içinde bahislerden 20.000-25.000 Euro kazanmak mümkün’ diyor Filipinli horoz yetiştirici.

Dövüş kısmı işin iç burkucu kısmı oldu. Horozların birbirlerini dakikalar içinde tüylerini savurarak öldürmelerinden çok, izleyicilerin tezerruatlarındaki coşku, yüzlerindeki hırsla karışık heyecan beni burktu. Yoksa horozun biri dile gelip ‘arkadaş sen nasıl benim adıma karar verip dövüşmemi emredersin’ diyecek değil ya. Ayaklarına keskin bıçaklar bağlı horozlar önce tüylerini kabarttılar, birbirlerine saldırdılar, biri öbürünü yaraladı, yaralanan ayağa kalkamadı ve bahisleri parasını galip horoza yatıran kazandı. Bir sonraki dövüşe geçildi.

Posted by arakhne 17:14 Archived in Philippines Comments (0)

Gezi içi tatil; Coron’da yayış

overcast 32 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Şimdi ne mi yapıyorum? Masada bloga fotograf düzenlerken, bir taraftan da klubemizin mini kertenkelesini besliyorum :) Tost ekmeğini seviyorlar olsa gerek, bir gözü bende, çatallı dili de ekmekte. Ben onları sadece börtü böcek yer zannederdim.

Hava sıcak ve hafif nemli olsa da, biraz önce çiseleyen bir yağmur başladı. Buralarda mevsimler çok yağmurlu, az yağmurlu ve sıcak olmak üzere 3’e ayrılıyor. Şu an onların bile gülerek ‘kış mevsimindeyiz’ dedikleri, aslında az yağmurlu olan mevsimdeyiz. Birkaç ay sonra buralar kavurucu sıcaklara teslim olacak.

Güneş bir tarafta, gri bulutlar öbür tarafta, ben de elimde makina (gökkuşağı bekliyorum ama tık yok). Üşenmezsem pazara çıkıp ananas, karpuz, domates ve 30 cm.lik hotdoglardan alacağım, sonra terziye uğrayıp etek boyu kısalacak elbisemi bırakacağım. Belki gelip bir iki parça da t-shirt yıkadım mı tamam. Bir hafta burada kalacak olmanın rahatlığıyla yaydım gitti :)

Ben ortalıkta salınırken Andrew da bir dalıştan ötekine koşturuyor. Bulunduğumuz yer Güney Çin denizi ile Sulu Denizi arasındaki Busuanga adası, aynı zamanda Japon gemi batıklarına ev sahipliği yapan ünlü bir dalış merkezi. Hepsi 2.Dünya Savaşı’nda aynı gün 1944’da Amerikalılarca batırılan mühimmat gemileri. Çoğunluğu 30mt. civarlarındaki derinliklerdeki gemilerden Akitsushima ve Taiei Maru da Andrew'dan tavsiyeler.

Gemiler dışında mercan resiflerine de dalmak mümkün. Oldukça iyi korunmuş ve renkleri ile büyüleyici resiflerin, balık türleri anlamında da aynı zenginliğe sahip olduğu söylenemez. Şehrin balık pazarında şahane renkli papağan balıkları ve bir takım uzun burunlu çizgi film karakteri gibi renkli balıkları görünce durumun sebebi anlaşılıyor. Merakımızdan aldık alacalılardan, yedik birkaç tane. Lezzetlilermiş ama öyle güzeldi ki renkleri, insan pişirmeye kıyamıyor.

Coron şehrinde denize girme alternatifi yok ama günlük tekne turlarıyla çevredeki adalara gidip, berrak koylarında yüzmek de mümkün. Öğle yemeği dahil 30 TL civarı. Ben gittim mi, yok. Zaten hafiften deniz tutuyor, zaten güneş allerjim var. Tuzlu suya girip çıkıp, kulağının içine kadar tuzlanıp, bir de üzerine güneşte pişmeden de oldukça mutlu bir insanım ben :)

Posted by arakhne 03:45 Archived in Philippines Comments (0)

Filipinler tarihi ve kültür karmaşası


View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Biz ülkenin neresinden neresine nasıl gitsek diye plan yapmaya çalışırken, ülkenin 7000’den çok adası olması işi oldukça zorlaştırıyor. Oradan şuraya uçsak, olmadı buraya mı uçsak derken yorucu bir seyahat temposu bizi bekliyor. Güzel olan her gittiğimiz yöresinin bir öncekinden - hem doğası ve iklimi, hem de kültürü anlamında - farklı olması. Yaşasın farklı etnik gruplardan oluşan ülkelerin çokrenkliliği :)

Ülke kolonileşme tarihi başlangıcı, Magellan’ın 1521’de ülkeye gelmesi ve İspanya kralı II. Philip’in (Filipin adı buradan geliyor) sefer emrini verdiği 1565 ile başlıyor. Yaklaşık 350 yıllık İspanyol yönetiminin üzerine, 50 yıl kadar da Amerika’nın sömürgesi olmuşlar. Amerika sömürgesi demek bile kulağa tuhaf gelmiyor mu :) 1946’da da bağımsızlıklarını almışlar.

Hristiyanlık da ülkeye İspanyollar ile beraber gelmiş, günümüzde ülkenin %85’i hristiyan (katolik),% 10’u da müslüman (onlar da sonradan güneyden gelenler). Katolik mezhebinin etkinliği; okul bahçelerinde İsa heykelleri, barlarda küçük İsa ikonları, Pazar yerlerinde duvar ilanlarıyla, otel odalarındaki İncil’lerle, hemen heryerde yanıbaşımızda.

Günlük hayatları da bu çerçevede şekillenmiş. Kültürün yerel öğelerine, önce biraz İspanyol sosu eklenmiş ve birazcık latinleşmiş, ardından yoğun bir Amerikan baharatı ile süslenmiş. İtiraf etmeliyim çok kafa karıştırıcı bir kokteyl olmuş. Örneğin kişi isimleri yerel dilde ya da Amerikan şarkıcı isimleri, soyadlar İspanyolca. Kıyafetlerin neredeyse tamamı markalı ve made in USA, evler bambudan yapılmış derme çatma. Yerel restaurantlarda tencereler dükkanın önünde dizili, kapağını açıp bakıp yiyeceğini öyle seçiyorsun, yan dükkanda hotdog satan bir teyze patates kızartması ve Coca Cola da ister misin diye soruyor. Cep telefonsuz kimse yok ama elektrik gün içinde en az 3 kere kesiliyor, saatlerce de gelmiyor. Gündüz ortada mini şortlu filipino kızlar dolaşırken, denize t-shirt’süz girilmiyor. Bu tuhaf zıtlıklar, gün içinde olur olmaz zamanlarda şaşırtıp gülümsetiyor insanı.

Bir diğer gülümseten de çocuklar. Filipinlerin nüfusu 100 milyonun üzerinde ve ülkenin yaş ortalaması 22. (bizim ortalamamız da 28 bu arada) O yüzden nereye gitsek sokaklar hep oynayan yada okuldan dönen çocuklarla dolu. Her gördüğümde gülümsüyorum, onlar iki katı gülümsüyor, el sallıyorlar. Afrika’da olduğu gibi ‘give me money’ durumu yok, sadece gülücük alışverişindeyiz. İyi ki onlar var ve günlerimize renk katıyorlar.

Posted by arakhne 01:32 Archived in Philippines Comments (0)

Başkent’e varış: Manila

sunny 33 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Manila da, aşağı yukarı her büyük şehirde olduğu gibi, kalabalığıyla, sıkışık trafiği ve varlık-yoksunluk uçurumunun apaçıklığıyla bizi de içine alıverdi. Ben O’nu köşe başlarında silahlı polisleriyle, az gülümseyen insanlarıyla ve karman çormanlığıyla rahatsız edici bulsam da, Andrew Manila’yı çok sevdi. Sanırım bu farklılık kimimizin içimizdeki mücadele azminin ve naiflik seviyesinin diğerlerinden farklı olmasından. Yani ne bileyim acı yemek ya da yememek durumunun mazoşistlikle olan ilişkisi gibi. Herneyse, Manila’nın iyi taraflarından bahsedip, çok da kötülemeden devam edeyim.

Biz şehrin ortalama bir bölgesinde kaldık, çevremizde çok sevimli cafe-barlar ve güzel restaurantlar da vardı, gelenev otelleri ve sokak satıcıları da. Cafe-barlardan en ilginç olanı Hobbit House’du. Hepsi cüce(bir nevi hobbit) olan garsonları ile ünlü ve mekanda her akşam güzel canlı müzik var. Buranın bir diğer özelliği de dünyanın her yöresinden gelen biraları, özel bardakları ile satmaları. Alman, Çek, İspanyol, Meksika biraları derken menüde yok yok.

Biraların yanında Filipinler brandy ve rom ülkesi. Ülkenin en ücra köşelerinde bile elinde brandy şişesiyle dolaşan gençleri görünce, siz okuyucularım için fiyat araştırması yaptım ve bizzat test ettim. Bir şişe romun fiyatı 5 TL’den az ve bu fiyat iki şişe kola fiyatı ile aynı. Yani alkol koladan ucuz :) Hatta bir barın fiyatları şu şekildeydi; rom-coke 40 peso, duble rom-coke 30 peso, triple rom-coke 20 peso.(1 TL-23 peso) Kola pahalı ya, az kolalı içecek de daha ucuz haliyle :)

Şehre girmişken müzedir, tarihi yerdir diye tutturduğumdan, ‘national museum’a da girdik çıktık. Ülkenin her bölgesi kırsalı, balıkçısı, pirinç üreticisi derken farklı farklı günlük alışkanlıklara sahip olduğundan, müzesi de renkli ve keyifli geçti.
Kalan zamanımızı şehrin eski surlarının bulunduğu ve ülkenin ulusal kahramanı Jose Rizal’ın anıt mezarına ayırdık. Ülkenin hemen heryerine heykelleri dikilmiş Rizal; aynı zamanda şair, doktor ve ressam, ama ünü ülkeye hizmetinden ve vatanseverliğinden geliyor. Rizal’ın kitapları halen okullarda okutuluyor ve ölüm yıldönümü ülkede ‘Rizal Günü’ olarak anılıyor.
İspanyol sömürge döneminde Filipinler’in bağımsızlığı için çalışmış Rizal, 35 yaşında yakalanarak idama mahkum olmuş. İnfazı sırasında İspanyol ordusundaki filipinliler kullanılmış ve ‘öldür’ emrine uymazlarsa onların da öldürüleceği söylenmiş. Dünyanın bir yerinde daha bir kardeş diğerini vurmuş.

Posted by arakhne 04:24 Archived in Philippines Comments (0)

Pirinç taraçaları/tarlaları (Rice terraces)

rain 20 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Kaynakların 2000, yerlilerin ise 3000 yıllık dediği, dağlık arazilerde yayılmış pirinç tarlalarındayım. Bölgede kalınacak birkaç farklı yer var, buradan sonraki hedefimiz başkent Manila olduğundan, biz oraya ulaşımı en kolay olan Banaue’yi seçtik. Buraya gelen yolun son 5 saati sisli dağ yollarından minibüsle tırmanarak geçtiğinden, şimdi bulunduğumuz yerde rakımın 2000’lerin üzerinde olduğunu tahmin ediyorum. Hava oldukça serin, hele akşamları hırkasız dolaşmak mümkün değil, diğer nemli sıcak şehirlerden sonra, iyi geldi bu serin hava.

Banaue; küçücük bir şehir merkezi, uzun ve dar bir cadde, sağında solunda dükkanlar, pastaneler, bakkallar, ara ara kareoke barlar ve yollarında çamurlar. Köyleri ile birlikte 22.000 nüfusa sahip ama yerleşim yerleri çoğunlukla dağlarda, yoksa şehirde 1000 kişi var yok .
Burada birkaç gün geçirmeyi planladığımızdan acele etmedik, ilk gün şehirde dolaştık, ertesi gün için motorsiklet ayarladık ve günün sonundaki kaçınılmaz aktivitemiz kareoke bara gittik. Dedim ya Filipinliler kaynaşma konusunda pek başarılı, iki saat içinde barın tamamıyla tanışıp, canlı müzik olan bir diğer bara hep beraber geçtik. Bu arada herkesle tanışmak zor olmadı, zaten ya kardeş ya da akrabalar, olmadı arkadaşlar. Hepsi de 18-25 yaşları arasında olan bu ekibin neredeyse tamamının yerel rehber olduğunu da ertesi gün anladık. E turistik bölge, olacak o kadar :)

Sabah olduğunda, bindik bir alamete gidiyoruz pirinçlere diyerek yola çıktık. Bu bölge UNESCO Dünya Mirasları listesinde ve koruma altında. Aslında bu dağlık bölgenin heryerinde irili ufaklı pirinç tarlaları var, ama hedefimiz amfi tiyatro gibi dizilmiş bir çok tarlanın birarada olduğu ve masalsı fotoğrafları olan Batad‘a gitmek.
Motorsikletle taşlı topraklı bir yolda yaklaşık bir saat tırmaladıktan sonra serin bir tepeliğe varıyoruz. Pisiklet kullanmayı yeni öğrenen biri olarak ben motorun arka koltuk yolcusuyum tabii :) Motorsiklet konusunda da ne ilgili ne de bilgili olmadığımdan tedirgin tedirgin yol alışımızı izliyorum. Bakıyorum Andrew kendinden pek emin gidiyor, tali yolmuş, taşmış çamurmuş dinlemiyor, ben de rahatlayıp kendimi manzaraya bırakıyorum. Yarım saat sonra kendimi zıpzıp bir motorsikletin tepesinde, iki elim de havada fotoğraf çekerken bulunca, tamam diyorum, motorla seyahat eğlenceli birşeymiş :)

Hoplaya zıplaya gelebildiğimiz son yer, motorlu araçlar için park yeri, sonrası tabana kuvvet. 4 km. patika inişi, bir o kadar da tepeye tırmanış derken, nefes nefese vardığımız son tepelik, tüm bu yorgunluğa değdi. (bknz; rice terrace fotoları) ‘İyi ki gelmişiz’ dediğimiz bu gibi anlar da olmasa, yol hiç çekilmez.

Pirincin öyküsü;

Pirinç bol sulu toprakta çimlenen, buğdaygillerden bir tahıl. Dünya üretiminde de mısırdan sonra buğday ve pirinç başabaş gidiyor. Pirinç hem sıcağı hem de suyu çok sevdiğinden tropik memleketlerde özel sulama sistemleri ile yetişiyor. Tarlalar yılda en az iki kez hasat veriyor ama ekim zamanları bulunduğu bölgenin yağış zamanına göre değişiyor. Bizim kuzeyde gördüğümüz tarlalar daha yeni ekilmişken, güneyde tüm tarlalar yemyeşildi ve onlar için hasat zamanıydı.

Dünya nüfusunun yarısının günlük kalori ihtiyacını karşılayan bu kıymetli taneciklerin en büyük üreticileri Çin ve Hindistan. Toplam üretimin %90’ını Asya ülkeleri yaparken, tüketimin üçte ikisi de yine Asya’da. Yani buralarda pirinçsiz bir hayat düşünmek mümkün değil.

Pirincin yeşil hali alelade bir ot gibi görünüyor. Tepeleri püsküllenip ürün verince, çayda olduğu gibi üstten üstten kesiliyor ve yapraklar pirinç tanelerinden ayrılıyor. Bu aşamalarda pirinç hep kabuklu. Kabukları ancak güneşte kurutulduktan sonra ayrılabiliyor, ardından da marketten aldığımız beyaz pirinç taneciklerine dönüşüyor.

Burada yerel pazarlarda en az 15 çeşit pirinç var. Kısası, şişmanı, kırmızısı, aromalısı, yapışkanı... Filipinler dünya pirinç üreticileri arasında ilk on içerisinde olunca, fiyatlar da çok pahalı değil, kilo başına 2TL-3TL arasında. Kahvaltıda ekmek yerine pilav yenmesinin yanında, McDonalds menülerinin yanında pilav olan sayılı ülkeden biri de burası olsa gerek :)

Posted by arakhne 00:32 Archived in Philippines Comments (0)

Filipinler’e hoşgeldik !

1TL=23 Philippines Pesosu

sunny 30 °C
View güneydoğu asya on arakhne's travel map.

Hangi ülkeye neresinden girilirse girilsin birkaç günlük kültür şoku hep yaşanıyor. Hiçbir yer yaşadığınız yer gibi değil, hiç kimse alıştığınız gibi davranmıyor, bildiğiniz şeyleri yemiyor, içmiyor. Bu adaptasyon süreci ve yabancılama hissi ne kadar hızla geçerse, rahatlama süreci de aynı hızla başlıyor, alınan keyif ve merak artıyor. Filipinlerin ilk iki günü de benim için bu alışma süreci ve kaslarımın gevşeme mücadelesi ile geçti.

Bangkok’ta biraz koşturmacayla geçen bir haftanın ve kovalardan içilmiş viskili-kolalı yeni yıl kutlamalarının üzerine, 7000 adalı yüzer ülke Filipinler’e 1 Ocak’da Clark Havalimanı’ndan girdik. Yeni yıl, yeni ülke :)

Burası eski bir Amerikan askeri hava üssü. 1903-1991 yılları arasında 2.Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı sırasında aktif kullanılmış. Sonra da pek bir değişiklik yapılmamış sanki. Şatafatlı bir durum yok, bir baraka, bir bakkal ve iki ATM. Herşey sakin ve kesinlikle Bangkok’tan sonra epey pis görünüyor. Ne mutlu ki neredeyse herkes ingilizce konuşuyor, üzerimize atlayan otel/tur satıcıları/taksici yok, güvenlik görevlileri yardımcı ve yeteri derecede güleryüzlü. İlk ülke puanımı verdim gitti.

Havalimanından ‘jeepney’ denen toplu taşıma aracına binip 10 dk.da Angeles şehrine geldik. Bu araçlar Amerikalıların kullandığı askeri cipler. Onlar araçları bırakmışlar, Filipinliler de kaportaları rengarenk boyamış süslemiş, dolmuş’a çevirmişler. İçeride tavan yüksek olmadığından biraz iki büklüm kalıyorsunuz ama ben onları pek orjinal ve fotojenik buldum.

Angeles’de önceden rezerve ettiğimiz otele de – gece vakti olmasına rağmen - kolayca varınca bir daha oh dedim. Ta ki otelin resepsiyonundaki bir karta gözüm takılana kadar; ‘Odaları min. 2 saatlik kiralayabilirsiniz’. Bir oda hayal edin, yatağın tepesinde kırmızı bir gece lambası, televizyon üzerinde paralı ve porno site reklamları. Burası amerikalı askerlerin sadece hava üssü değil, genelev olarak da kullandıkları bir şehirmiş belli ki. Tabii ki hiçbir yere dokunmadan hemen resepsiyona inip yeni bir çarşaf takımı aldım, deterjan koktuklarına emin olduktan sonra serdim, kapı kolları ve muslukları hijyenik mendillerle temizleyip, havalanında verdiğim ülke puanımı geri aldım ve uyudum.

Ertesi gün Baguio’ya 6 saatlik, bir sonraki gün de Bontoc’a kadar süren 6 saatlik otobüs yolculuklarından sonra, Filipinlerin meşhur pirinç tarlalarına ulaşmamıza 3-4 saatlik bir yolumuz kalmıştı. Bu bahsettiğim diğer iki şehir, ilkinden sonra ilaç gibi geldi. Gece marketleri ve kareoke barlarıyla dolu, normal insanların sokakları doldurduğu, çocukların çıplak ayak gülerek koşturdukları normal şehirler. Yeni ülke gerginliğini atıp eğlenmeye başlama zamanı geldi, kendimizi Baguio'da bir Kareoke bar’a atıp insan içine karışmanın zamanı da :)

Bu civarda barların üçte ikisinde bir televizyon, kareoke makinası ve elden ele dolaşan bir mikrofon var. Loş ve gürültülü mekanlar, insanlar pek arkadaş canlısı. Müzikler yarı country, yarı eski romantik şarkılar. Şarkıları ansiklopedi gibi bir katalogdan seçip, masanda sıranı bekliyorsun. Ama içeride kalış süresini, insanın kulağının detone şarkılara tahammülü belirliyor elbet :p Yoksa içki fiyatları ucuz, 1-1,5 TL’ye bira ya da yerel romlardan içebiliyorsunuz. Hele bir Red Horse biraları var ki, %6,5 alkol oranı ile filipinli gençlerin favorisi ve akşam 10 bile olmadan sarhoş olmalarının yegane sebebi :)

Posted by arakhne 20:00 Archived in Philippines Comments (0)

Masaj mevzuu ve seks turizmi

sunny 30 °C

Şimdiye kadar olanlar ilginizi çekmediyse de, bu ülkeye sadece günde üç öğün masaj yaptırmak için bile gelinir :)

Başlarda ‘aman biri beni mıncıklamasın, ne o öyle vıcık vıcık’ diye uzak dursam da, sokaklarda ayak masajı yaptıranların suratındaki ifadeye yenildim. O nasıl bir huzur ifadesidir, o nasıl bir rahatlama halidir. Tamam dedim, gidiyoruz.
Önce Elif ve Teppei’den tavsiyeleri aldık, sokak sokak arayıp dedikleri yeri bulduk, ayakkabıları kapıda çıkarıp girdik. Haydi bakalm...

Efenm geleneksel Tayland masajı dediklerinde anlamamız gereken şuymuş; önce sana ince bir kıyafet veriyorlar, üstünü değiştiriyor
sun. Yer yataklarına uzanıp bekliyorsun. Cici taylandlı kadınlar gelip ayak parmaklarından başına kadar, baskı yöntemiyle belli noktalara bastırıyorlar. Baskıyı avuçiçleri, dirsekleri, kollarının iç tarafları ve ayak tabanları ile yaptıklarından, öyle korktuğum gibi bir mıncıklanma hali olmadı.
Fiyatlar 1 saatlik Thai masajı için 150-250 Baht (9-15TL) arası. Yarım saatlik ayak masajı ise dize kadar olan bölgeyi ve omuz-baş ikilisini kapsıyor. Onun fiyatı da 100-150 Baht(6-9 TL) arası.

Biz tavsiyeyle gittiğimizden rahattık ama herhangi bir yerde masaj yaptırmadan önce mekanı şöyle bir kolaçan etmekte, giren çıkana bakmakta fayda var gibi görünüyor. Zira yanınızdaki adamı iki dakikada Tayland’lı bir kadının ‘happy ending’ vaatli ellerine kaptırmak da mümkün :)
Seks turizminin buraya gelişi; batılı askerlerin 2.Dünya Savaşı streslerini atmak için Tayland’a gelmeleriyle başlamış, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin aynı sebeple gelmesiyle de doruğa ulaşmış. O dönemde çocuk/genç, çok sayıda fuhuş kölesiyle kötü bir ün salan ülke, 90'lardaki düzenlemelerle ülkedeki fuhuşun içindeki çocuk unsurunu ve hastalıkları bayağı bir temizlenmişler.

İşin tuhaf yanı, ülkenin belli bölgelerinin, içinde bar direklerinde dans eden kızları olan Go-Go barları, ping pong şovları ve özel masaj merkezleriyle ünlü ve kesinlikle tıklım tıklım olması. E hani illegaldi derken, anlaşılıyor ki fuhuş yasak, ama bu tip yerleri açmak serbest. Yani izinli, vergi levhalı olman koşuluyla yasak diye bir şey yok.

Bu arada, fuhuş endüstrisinde çalışmak çok ayıplanacak bir durum da değil. Burada kızlar çalışarak ailelerine bakmakla yükümlüler ve sebebinin sadece bu olması bile onların sokakta çalışmasını mazur gösteriyor. Aileler ise, başta durumdan hoşlanmasa da, kızları para kazanmaya başladıktan sonra bu durumla çok ilgilenmiyorlar. Hatta bir de batılı bir damat gelirse, değmeyin keyiflerine. Çünkü batılı demek para demek, o da statü. Hiyerarşik konumları daha üstte olduğu sürece paranın geliş yeri çok da önemli değil.
Alan razı satan razıyken, bize de izleyip geçmek kaldı :)

Posted by arakhne 00:54 Archived in Thailand Comments (0)

herşeyden biraz biraz-2

tanıdık yüzler, hoş sohpetler :)

sunny 30 °C

Heyooo, Bangkok'un ortasında tanıdık bir yüz :)
Akşam yemeği sonrası rutin gezimizi yaparken caddenin ortasında gözlerim kocaman kalakaldım, Kaş'tan Sutay!
Türkiye'den kaçan bu özgür ruh, birkaç aydır buralara yerleşmiş, taycayı öğrenmeye başlamış, yüzüne renk gelmiş, hiç mi hiç de dönesi yokmuş. Hatta buraları o kadar anlatmış ki arkadaşları da atlayıp buralara gelmiş. Şimdi Tayland'ın kuzeyinde bir yerde hep beraber gezmedeler.
İnsan hiç beklemediği bir yerde sevdiği birini tekrar yakalayınca hemen bırakmıyor tabii, tüm gece beraber eğlendik, görüşmeyeli neler oldu bitti'yi özetledik ve ardından buralarla ilgili sorularımı bıdır bıdır sıraladım; bu ne, niye, nasıl?

İkinci tanıdık yüzün sahibi ise sevgili Elif. Japon eşi Teppei ile beraber 5 ay önce Tokyo'dan buraya göçmüşler. Elif'le Bangkok Senfoni Orkestrası konserinde buluşmayı planlamıştık ama konser iptal olmuş, biz de kendimizi onun rehberliğine bıraktık. Sukhumvit civarını tavaf edip, pinpon mahallesine girdik çıktık, gece marketlerinde dolaşıp, en son da woswos minibüslerin mobil barlara dönüştürüldüğü bir sokakta, Teppei'nin bize katılmasıyla günü tamamladık.

Bu 'herşeyden biraz biraz' serisine katkılarından dolayı Elif'e ve Sutay'a ayrıca teşekkür ederim.

Güvenlik;
Bangkok’da geçirdiğimiz ve bu sürede erişebildiğimiz her deliğine girdiğimiz 6. günün sonunda rahatlıkla ‘burada güvenlik sorunu yok’ diyebilirim. İnsanlar çok saygılı ve kibar. Sanırım kültürün getirdiği bir yan etki olarak da sakin. Sadece bir kez -o da yeni yıl gecesinde- Andrew’un cebine biri elini attı ki, o kalabalıkta beklenen bir hareket olduğundan bunu güvenlik problemi olarak saymıyorum.
Otel odasına asma kilit taktığımdan, o açıdan da içim rahattı. Ama söylemem gerekir ki bizim katta bunu yapan da bir tek bendim :) Eşeği sağlam kazığa bağla atasözü bir tek bizim dilde herhalde.
Yollarda laf atan yok, minicik şortlarla geziyorum diye beni tepeden tırnağa süzen yok. Burada da bir parantez açıyorum, bana o küçücük kafasında öküz-tren ilişkisinde yer veren sadece iki kişi oldu, onlar da bizim köylü çıktı! Hiç didişecek modda değildim, yürüdüm gittim.

Dikkat edilecek konular;
Çocukların başını okşamamak lazımmış, çünkü en kıymetli yer başmış.
Otururken ya da bacak bacak üstüne atarken ayağının tabanını kimseye dönük tutmamak gerekirmiş, çünkü ayak tabanı da vücudun en değersiz yeriymiş.
Geçtim kavga etmeyi mümkünse tartışmayacakmışız! Kültürel olarak eleştirmek , tartışmak, küfretmek hiç hoş karşılanmıyormuş. Kral’a karşı kötü söz söylemek mi, haşa! Hapse kadar yolu varmış.

Konaklama ;
Bizim kaldığımız otel Khaosan Sokak’ı kesen bir cadde üzerinde. Kahvaltı dahil gecelik 700 Baht (yaklaşık 40 TL) Daha ucuzlarını da bulmak mümkün. Ancak bu, gürültüde uyuyup uyuyamayacağınıza ya da penceresiz odada kalıp kalamayacağınıza göre değişiyor. Çünkü Khaosan Road buranın sırtçantalı turistlerinin kaldığı, alkol satışının gece 12’den sonra yasak olmasına rağmen, gecelerin sabaha kadar sürdüğü, müzik seslerinin yemek kokularına karıştığı ve yerli yabancı herkesin sokak ortasında dansettiği, trafiğe kapalı bir cadde. Şehrin daha sakin ya da farklı yerlerinde kalmak için de ilk tercihler arasında Sukhumvit ve Siam geliyormuş. Zincir oteller ve konsolosluklar da bu bölgelerde.

Yemek;
İlk günlerden mideyi bozmayayım diyordum ama tutamadım kendimi. Durumum çizgi filmlerdekinden beterdi, hani gelen yemek kokusunu takip eden kurbanın durumu var ya, hah işte o. Sağdakinden kaçsam soldakine yakalandım, olmadı iki adım ötedeki, derken pes ettim. İlk akşamdan kendimi sokak yemeklerine vurdum :) O gün bu gündür yüzüme renk geldi, günde 4 öğün yer oldum, oh :)

Sokaktan yemek çok eğlenceli, çünkü ne yediğini tam da bilemiyorsun :) Zaten fiyatlar ucuz, beğenmezsen kenara koyarsın en kötü kedi-köpekler yer. Efenm çöp şişlere takılmış ve odun ateşinde pişen karides, kalamar, ahtapot’tan tutun, her türlü et, tavuk, balık, ciğer, sosise kadar her çeşit yiyeceğin fiyatı 10TBH ile 30TBH arası değişiyor. Bu da bizim paramızla 50 krş-2 TL yapıyor. Onun yanında bir de 1,5-2TL’ye tavuk yada deniz ürünlü noodle aldıktan sonra doymamak ayıp. Burası turistik bir yer olmasına karşın, yerellerin de sokaktan yediğini görünce insan biraz daha rahatlıyor. Kötü olsa yemezlerdi di mi, cırcır olacaksak da hep beraber olacağız :)

Yemek mevzuunda Çin Mahallesi'nden bahsetmeden olmaz. Daha önce hiç gerçek bir China Town görmediğimden, giderken pek heyecanlıydım. Ta ki köpekbalığı yüzgeci çorbasısının dehşeti beni benden alana kadar. Her restaurant özellikle büyük puntolarla reklamı yapılan bu yüzgeçlerin elde ediliş yöntemi gerçekten çok vahşi. Yüzgeçler kesiliyor ve hayvanlar ölmeleri için denize geri bırakılıyor. Sadece bir çorba zevki için!
Uzmanlara göre; 'Her yıl 73 milyondan fazla köpekbalığı, çoğunlukla yüzgeçleri için öldürülüyor. Dünyadaki köpekbalığı yüzgeci tüketiminin yüzde 90’dan fazlası Çin’de, yüzgeç ticaretinin yüzde 50’si de Hong Kong’da gerçekleşiyor. Çin Hükümeti, resmi davetlerde köpekbalığı çorbası servisini yasaklasa da tüketimin başını uzakdoğu çekiyor, ardından da Amerika.'
İnsanın 'boğazınızda kalsın e mi! diyesi geliyor haliyle.

Restorantları es geçip sokakta bulduğumuz - nar gibi kızarmış ve ne mutlu ki soyu tükenmeye yüz tutmamış - alelade bir ördeği yiyerek ünlü Çin Mahallesi'nden ayrılıyoruz.

Posted by arakhne 23:30 Archived in Thailand Comments (0)

herşeyden biraz biraz

sunny 30 °C

Tayland parlamenter monarşi (hem kral var, hem başbakan ve parlamentosu) ile yönetiliyor ve Kral 9.Rama’nın tahtta oturduğu ülkenin başbakanı da kadın. Kralla her daim burun buruna bir yaşam sürüyor burada; yollar, kavşaklar, bina girişleri, dükkanların içleri gibi aklınıza gelecek heryerde kralın ve bazen eşinin büyük baskı fotoları var. İnternete bağlanınca bile ilk sayfada krala selam durup, ardından browser’a ulaşabiliyorsunuz, o kadar diyeyim. Sebebi geliyor...

Biz burayı Tayland olarak bilsek de 1939’a kadar da ülkenin adı Siyam. 1431’de Güneydoğu Asya’da hüküm süren Khmer İmparatorluğu yıkılır ve bölgede birçok şehir devleti kurulur. O dönemde bölgede ilk Siyam devleti kurulur. (Siyam kedilerinin kökü de burası) Aradan geçen birkaç krallık döneminden sonra, birkaç kez Burma’lılarca işgal ediliyor ama boyundurluk altına girmeden tekrar topraklarını alıyorlar. Önemli nokta, imparatorlukları süresince batılı ülkelerce kolonileşmemiş tek ülke ünvanına sahip olması. Bu sebeple bile tüm krallar baş tacı. Krallık, 1.Rama’dan bu yana aynı ailenin erkeklerinde ve sağlı sollu Fransız ve İngiliz işgaline uğramış komşularına rağmen, Rama’lar 230 yıldır ülkelerinin egemenliğini ellerinde tutmayı başarmışlar. (rama taycada kral, soylu demek)

Herkesin ‘tanrılar kralların ömürlerini uzun etsin’ dediğinden midir nedir, şu anki kral Adulyadej, 85 yaşında ve maşallahı var, 66 yıldır tahtta – ki bu süre mevcut krallıklar içinde bir rekor – Onunla yarışabilecek tek kişi var; O da 86 yaşındaki ve 60 yıldır tahtta olan Birleşik Krallık Kraliçesi 2. Elizabeth. Neyse, konuyu dağıtmayayım, kendisiyle yüzyüze tanışamadık ama 9.Rama, caddelerdeki fotoğraflarından tanıdığım kadarıyla fotoğraf çekmeyi, balık tutmayı, yüzmeyi, halkla ve eşiyle ile poz vermeyi çok seviyor, sosyal bir kişilik yani :)

Tayland’da 70 milyona yakın insan yaşıyor, Bangkok ise 8 milyonun üzerinde. Halkın %95’i buddist, %4,6 müslüman. Müslümanlar güney bölgede topluca yaşamakta ve çoğu Malezya’dan gelenler (Malaylar). Her yer tapınak dolu, birkaç önemli olana girip çıktım, buralara kadar geldim, ayıp olmasın diye. Yoksa içerideki işaretleri ve anlamlarını anlamak mümkün olmadığından, ‘ne kadar da renkli/görkemli/güzel/sakin vsvs ’ deyip çıkıveriyorsunuz işin içinden. Budizmle ilgili bilgilerimi başka bir gezide derinleştirmeyi düşünüyorum, Hindistan mesela :)
Büyük tapınaklar dışında, bir de her evin ya da işyerinin önünde, ya da bir direğe oturtulmuş mini tapınaklar var. Her ne hikmetse bu mini tapınakların tanriları çilekli Fanta’ya bayılıyor olsa gerek, çoğunun önüne o konmuştu. Bu içecekler ve yiyeceklerin konma sebebi de onların gönüllerini hoş tutmak ve evlerini kötü ruhlardan korumak.
Ben şimdilik görsel kısmı ile yetindiğim tapınaklardansa, turuncuya bürünmüş keşişlerin peşindeyim. Kah vapurda, kah yolda yanında yürürken. Her gördüğümde çaktırmadan ama hep ilgiyle onları seyrediyorum. Her ne kadar bir tanesinin gözlüğünün Lacoste markalı olması ve bir diğerinin de koca bir Canon'la fotoğraf çekmesi beni biraz şaşırtsa da, onlar da insan öyle değil mi. Sonradan edindiğim bilgilere göre, her genç - ömrünün en az bir iki ayı dahi olsa- bir tapınakta din eğitimi görüyormuş. Gitmeyen pek hoş karşılanmıyormuş. (Bu kısım bana çok küçükken gittiğim birkaç haftalık Kuran kursunu anımsattı)


Bunlar dışında Bangkok da İstanbul gibi vıcık vıcık insan ve araba dolu. Ulaşım için taksiler ve bir de tuktuk’lar var. (3 tekerli motosiklet) Biz elden geldikçe otobüs kullanmayı tercih ettik, halka karışacağım ya :) Nerede ineceğini doğru kestirmek koşuluyla otobüsle seyahat etmek hem konforlu -çünkü çoğu klimalı-, hem de oldukça ucuz. (10-20 Baht arası ve kurumuz 1 TL=17 Baht)

2004’deki deprem-tsunami’den turizm sektörü ve 2000-2010 arası siyasi çalkalanmalardan da ekonomi yeterince zarar görmüş, şimdilerde sakin, gelişen bir ekonomisi var. Nüfus, GSMH ve genel fiyatlar bazında birçok figür bizimkilerin altında ama oldukça yakın. Fiyat endeksi derken, ülkemizin ürün sepetinin içeriğini kullanmıyorum tabii ki, benim sepetim şunlardan oluşuyor; su, bira, sigara, bir öğün yemek ve 1 kg. domates fiyatı. Ve işte fiyatlar;
Su: 7-15 Baht. Bira: 45-90 Baht. Sigara: 35-65 Baht. Bir öğün yemek(sokaktan): 30-50 Baht, (restauranttan):50-150 Baht ve domates 30 Baht :)

Burada akla gelecek her tür sebze meyveyi ve ek olarak şahane tropikal meyveleri bulmak mümkün. Marketlerde gerçekten yok yok, sokaklar ise alışverişin kalbinin attığı yer. Bangkok’un her köşesinde ayrı bir ‘gece marketi’ ve ek olarak haftasonları açılan kocaman bir Chatuchak marketi var ki, insanın alışveriş yapası yoksa bile bir iki parça almadan dönemiyorsun. Kıyafetmiş, hediyelikmiş ilgini çekmedi mi, o zaman çılgın alışveriş merkezlerine alalım sizi, son model elektronik cihazlar, Türkiye’nin en az üçte bir fiyatına. Neyse ki çantamda fazla yer yok da abartamadım, yoksa bir kadın için burası kesinlikle bir alışveriş cenneti :)

Posted by arakhne 23:17 Archived in Thailand Comments (0)

(Entries 1 - 15 of 17) Page [1] 2 »